Ölümden Doğanlar

Masa örtüsünü havaya kaldırıp serdi masaya. Beyaz zeminli, üzerinde sulu limon ve yeşil yaprak detaylı olan masa örtüsünü. Yazın ilk akşam yemeği için serinletici bir etkisinin olduğunu düşünmüştü. Tabakları yerleştirdi sakince. Kenarlarındaki altın renkli desenler göz alıyordu. Üzerlerinde tek bir çizik bile yoktu. Kristal cam bardakları koydu sonra masaya. Perdenin arasından sızan akşam güneşinin ışınları bardaklara vurup etrafa saçılıyor, bir peri masalındaymış hissi uyandırıyordu. Fırını açtı sakince, tepsiyi dikkatlice çıkarıp tezgaha koydu. Nefis bir koku yayıldı mutfağa. Tam istediği gibi pişmişti; ne fazla sert, ne fazla yumuşak. Buzdolabından buz gibi suyu çıkarıp bardaklara doldurdu. Kristal cam bardaklar işte şimdi sihirli gibiydi. Tepsiyi alıp tabaklara servis yaptı. Hala buharı yükseliyordu yemeğin. Dilimlediği ekmeği sepete koyup masaya getirdi. Uzaklaşıp masaya baktı. ‘’Tam babamın istediği gibi.’’ dedi kendi kendine. ‘’Babamın…’’


Bir çığlığa uyandı. Doğruldu iki büklüm yattığı sandalyeden. Yoğun bakım yazısını görünce aklına geldi nerede olduğu. Annesinin ağladığını görünce kalbi hızlandı, terlemeye başladı. Ayağa kalkıp kalabalığa doğru yürüdü. Birisi tuttu omuzlarından, çevirdi onu; amcasıydı. ‘’Baban öldü.’’ dedi. Tepki vermedi, durdu öylece. Ne duymuştu az önce hatırlamıyordu. Bacakları yürümesine engel oluyordu. Gözlerini kapatıp açıyordu sadece. Yanaklarında ıslaklık hissedince ağladığını anladı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Gözünün önündeki herkes hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Annesi kendini yerden yere vuruyordu. Annesinin yanına gitmeye başladı. O değildi giden, başkası hareket ettiriyordu sanki onu. Sarıldı annesi ona. Daha da hıçkırmaya başladı annesi, ama ondan ses çıkmıyordu; sadece yanaklarındaki ıslaklığı hissedebiliyordu. Elleri buz gibi olmuştu. Başına ağrı girdi, gözleri karardı. ‘’Annem…’’ diyebildi sadece.


Buradan sonraki süreç hızlı gelişti. Eve taziye için gelip giden misafirler, yemek getirenler, baş sağlığı dileyip evin baş köşesine oturup dedikodu yapanlar, mezarlığa gidip gelmeler, ağlama seansları, çay demlemeler, kahve yapmalar, su götürmeler, yemek yapmalar… Tam anlamıyla kukla gibiydi. Yaklaşık üç gündür uyuyamıyordu hizmet etmekten, kadınların buyruklarından, bulaşık yıkamaktan… Annesi iyi görünmeye çalışıyordu insanlara karşı. Güçlü olduğunu kanıtlama çabası vardı sanki. Kadınların yanında oturuyor, eve yeni biri gelince kalkıp yeni gelene servis yapıyordu. Servis yapmaya mutfağa gittiğinde gözyaşlarına hakim olamıyordu. Bunların hepsini görüyordu o. ‘’Ah annem, seninle baş başa acımızı yaşamamıza izin vermiyorlar. Şu halimize bak. Cenaze evi mi düğün evi mi belli değil. Babam olsa çok üzülürdü.’’ dedi içinden. Ama komşudur, akrabadır deyip ses çıkarmıyordu. Ta ki son damla bardağı taşırana kadar.


Apartmanda annesinin sevdiği bir komşusunun diğer komşularla birlikte oturup sohbet ederken birkaç cümlesini işitti. ‘’Vallahi iyi adamdı rahmetli. Şimdi bu iki kadın ne yapacaklar bir başlarına. Dul kaldı biri. Bir an önce evlense de evlerine para girse. Yoksa nasıl yaşayacaklar?’’. Bu cümleleri de duyunca gözü döndü. Elleri titremeye başladı. Doğruca kadının karşısına gitti. Sakin kalmaya çalışıyordu, ama son günlerde yaşadıkları şeyler aklına geldikçe elinde olmadan sinirleniyordu. ‘’Siz ne diyorsunuz? Biri dul kalmışmış, nasıl yaşayacaklarmış, hemen evlensinmiş. Bunlar rahmetli babamın arkasından nasıl sözler böyle? Eğer duysaydı çok üzülürdü. Kaç gündür size hizmet ediyoruz, uyumuyoruz, acımızı yaşayamıyoruz. Rahmetli babamın köşesine geçmiş ettiğiniz laflara bakın. Yakıştıramadım size. Annem güçlü kadındır. Başkasına eline bakacak değil. Üstelik ben iki sene sonra mezun oluyorum, bir mesleğim olacak. Anneme de kendime de bakarım ben. Babamın evinde böyle konuşamazsınız.’’. Herkes sustu. Kadın utancından bir şeyler geveledi, sonra kalktı gitti. İnsanlar teker teker kalkmaya başladı. Ettiği lafların altında kalanların hepsi çıktı evden. Üç günün ardından ev sakinleşti; herkes acısını paylaştı, dinlendi, karnını doyurdu. Annesi ve kızı baş başa hüzünlü dakikalar geçirdi.


Kocasını kaybeden bir kadın, babasını kaybeden bir kız, ve cahil bir millet… Her zaman vücudumuzda dolaşan bir mikrop misali aramızda yaşayacak, kendilerini belli edip etrafındakileri aşağı çekmeye çalışan o kesim… İnsanı en kötü gününde bile dibe sürükleyen, düşüncelere daldıran, insana daha önce hiç söylemediği şeyler söylettiren o kesim… Ve en kötüsü de kendi benliğini sorgulatan, ‘’Ben niye yaşıyorum ya?’’ dedirtme noktasına getiren o kesim… Kafama takılan son bir soru daha “Hayat, ölümle mi biter yoksa ölümle mi başlar?”


Melis AR

05.08.2022

264 görüntüleme0 yorum
PicsArt_02-20-09.41_edited.jpg