Tuna KAHRAMAN

Sayın Tuna KAHRAMAN, beni kırmadığı için, kıymetli vaktini ayırdığı için, sorularıma cevapları ile eşlik ettiği için çok teşekkür ediyorum. Hayatında her zaman her şeyin dilediği gibi olması dileğiyle ve kendisinden daha fazla eser görmek umuduyla.


SORU1: Yaşadığımız devasa evrende kendinizi üç cümle ile tanımlar mısınız?


-Bilmek denilen şeyin rahatsızlığını çeken kişi

- İdeolojiler, partiler ve mezhepler üstü düşünen kişi

-Kontrol ya bende olmalıdır ya da hiç kimse de


SORU2: Her yazarın her eseri kendinden bir parçadır, zor ve zahmetli süreçlerden geçer. Siz eserinizi yazarken hiç sıkıntı yaşadınız mı? Ya da yaşadığınız en büyük sıkıntı neydi?


Sıkıntı yaşadım evet. Fakat düşündüklerimi yazıya dökerken değil. Çalışmalarım çok fazla zaman da almaz aslında.Sürekli düşünürüm çünkü. Başkaları çarşıda gezerken kolye veya elbise seçerken ben o insanları izlerim. Zihnimi doldururum ve bazen küçük bir kelime bile bana şiir yazdırabilir veya denemem için bir parça olabilir. Hemen orada telefonumu çıkarır ana fikri yazar bırakır, daha sonra tamamlarım. Bu sebeple yazmak çokta zor değil. Ama beni asıl zorlayan ve yıpratan yazdığım acı şeylerin gerçek hayatta var olması. Örnek verecek olursam ufak bir çocuğun arabayı çizdiğinden dolayı parmaklarının çekiçle ezilmesi ve bu ufak çocuğun babasına parmaklarım yeniden çıkacak mı diye sorması. Bunu yazıya dökmek zor değil ama böyle bir olayın yaşanmış olması ve sürekli bu tür acıların zihnimde yer etmesi beni asıl rahatsız eden şey Ve bir yerden sonra böylesine bir evren de mutluluk denilen şeyin nasıl yaşanabileceğini sormaya başladım bunu bana sorduran da demin yazdığım örnekte yer alan yüzlerce olay oldu. Yazmak bana karamsarlık verdi bunu olumsuz anlamda kullanmıyorum. Zira karamsar olmak bana bunları yazdırdı. Mutsuzum evet. Kitabımda karamsarlık var evet. Ama ancak karanlıkta bulunan birisi önünü aydınlatmak için ışığı arar. İşte bu karamsarlık beni harekete geçiriyor. Yazıyorum, kolay yazıyorum sıkıntı çekiyorum çünkü evrenin pembe panjurlu olmadığını her geçen gün daha çok fark ediyorum. İşin nihayetinde harekete geçiyorum fakat neyi ne kadar değiştirebilesiniz ? İşte benim yaşadığım en büyük sıkıntı bu.


SORU3: Sizin için “yazmak” eylemi hayatınızı nasıl değiştirdi. Sizce “yazmak” eylemi insandan ziyade bir ülkeyi ne kadar değiştirebilir?


Yazmak denen olgu odaklandığınız olayı salt kağıda dökmek değil o olayın arka planını iyice analiz etmektir. Ve basit bir olayı irdelediğimiz de bile karşımıza çok daha karmaşık olaylar silsilesi çıkabiliyor. Sağlıklı bir mesaj ancak o olayı iyice anlamlandırdığınız vakit verilebilir. Bu sebeple yazmaya başladığımdan beri olaylara daha derinlemesine bakmayı öğrendim. Bu da zincirleme bir etki yaratarak yargılamaktan ziyade anlamak temelli bir zihin yetisi kazanmama sebep oldu. Ek olarak aslında yaşadığımız şu dünyada hayatın anlamının farkında olmayan bir o kadar çok insan olduğunu fark ettim. İnsanları ikiye ayırdım. Yaşayanlar ve ölüler. Deneme kitabımda yazdığım bir tema vardı oradan devam etmek istiyorum. Ölüler daha aktifler birçok yer gezerler Fransa İspanya ve dahası ama gittikleri yerlerden akıllarında kalan sadece Paris’in Eiffel’i veya İspanya’nın Sangria’sı (bir içki çeşidi) olur. Ölüler yedikleri yemekleri içindeki baharatına kadar büyük bir hazla tarif ederler……Fakat son okudukları kitap lisede zorla okudukları Robinson Crusoe’dur onun içeriğini dahi bilmezler ve bunu kahkaha ile anlatırlar. İşte bunlar benim gözümde ölüdürler hayatın tek bir zerresini anlamamak . Yaşayanlar için ise Paris’in Eiffel’i çok bir şey ifade etmez onlar için önemli olan Paris’in boş sokaklarıdır bu sokaklarda yaşanan kanlı çatışmaların hayalidir. Dirilerin gözleri İspanya’da yükselen Sacra de Familia’ya baktığında Emevilerden öcünü alan Katolik dünyayı görür. Bunu kin duygularıyla söylemiyorum tarihi okumak anlamında aktarıyorum. Kısacası yazmak eylemi beni dirilerden kıldı. Olaya bu şekilde baktığım için de rahatlıkla diyebilirim ki yazma bir toplumu diriltir. Bir ülkede yazan çoksa o ülke için ideolojiler, mezhepler, dinler, senler, benler ayrıcı bir unsur olmaktan çıkar. İnsana sadece insan olduğundan dolayı değil, zeki veya üretken olduğundan dolayı değer verilmesi gerektiği bakışı ortaya çıkar. Böyle bir toplum ise bence medeniyetin en üst seviyesidir ve bu ancak yazarların çok olduğu bir toplumda mümkündür.


Sevgiler...

16.04.2022

Tuna KAHRAMAN

118 görüntüleme0 yorum
PicsArt_02-20-09.41_edited.jpg