YALNIZ RUHLAR SEREMONİSİ

Hayat gerçekten bebeklerin gözlerinden, göz renkleri gibi rengarenk midir? Kimi mavi kimi yeşil; kimisi kahve, kimi ise renkli mi görüyor hayatı? Onların masum penceresi neye açılıyor? Acımasızlığı nasıl ruhlarına işliyorlar ya da insanlık için kendilerini feda edecek bir karakteri nasıl oluşturuyorlar? Hadi şimdi bir bebeğin gözlerinden görelim hayatın acımasız renklerini ve dahi bütün güzelliklerini... Belki de kendimizi anlama yolculuğumuza bir ışığı böylece tutabiliriz. Ne dersiniz?

Acımasız insan masum bir bebek değil miydi başta? Onu bu hale getiren yolculuğunu adım adım izlememiz gerekir... çünkü en başında bir bebek masumiyetini ruhunda taşıyordu, ama onu koruyamadı. Hepimiz az ya da çok bu değişimi yaşamışken bu yolculuğa çıkmanın zaruretini algılamak zor olmasa gerek! Her şeyin toz pembe olduğu, tek sıkıntının genel kuramda acıkma, uyku, gaz sancısından ibaret olduğu bir hayat düşünün... bu ihtiyaçların bile anne baba ve yahut bir başkasınca karşılandığı gayet sıradan bir hayat. Sonrasında ilk adım ilk sözcük giderek yol alınan büyümenin sancılı yolculuğu... büyürken yaşanan değişimin en önemli nedeni elbette taklit yöntemiyle öğrenmek, çevresel faktörler sonucu çeşitlilik gösterse de, bir kaç dik başlı mizacın bütün öğretilere baş kaldırışı söz konusu olsa da bizi genel geçer kurallarla, olağan bir hayatı yaşayan sıradan bir insanı işleyelim... herkesin kendinden bir şeyler bulmasının en kolay ve dolambaçlı olmayan yolu bu gibi görünüyor. Genel öğrenme sürecinde en önemli pay ilk altı yıl deniliyor, çünkü bomboş bir zihni ne ile doldurursanız o; ona dönüşür. Yani bu durumda her şey ilk altı yaşı kapsayan süreçte (ki buna anne karnında geçen süreçte dahil der bilim insanları) başlamış oluyor karakteri oluşturan en özel dönem...

Bu altı yıllık hayatında bizim bebeğimiz merhametli sevecen ve hassas bir çocuk haline geliyor. Sonra onu ciddiye almayan insanların her biri kalbinde yaralar açıyor. Çünkü her çocuk, en çok bir birey olarak ciddiye alınmak ister ve bunun için de minik kalbiyle her türlü mücadeleyi kendinde bir hak olarak görür. Bütün bunların neticesinde, ebeveyninin alıştığı o hassas ve sevecen çocuk hırçınlaşmaya başlar zaten, ne olduğundan bihaber anne baba acemisi oldukları hırçın çocuğu eski haline döndürmek isterler ama bu da hatalar zincirinde önemli bir halkadır. Sebebini anlamadan atılan her adımda masum bebeğimiz ruhuna daha çok öfkeyi işler. Şuan sorgulamanın ne olduğunu bilmediğinden, her öfkesinin hedefi anne baba ya da ruhunu yaralayan sözde yetişkin diğer insanlardır. Çocuk ruhunun hassasiyetinden oldukça uzak olan her yetişkin, şimdi onu yargılama hakkını kendinde çoktan buluyordur. Bu kısır döngünün içinde öğüttüğü ruhtan habersiz; herkes tarafından, anneye babaya eleştirilerin ardı arkası kesilmezken; anne-baba daha çok hırçınlaşmış çocuğa baskıyla, cezayla bazen bir ödüllendirme yöntemiyle yaklaşır durur. Ama asla durup düşünüp sorunun ne olduğunu anlamaya çalışmaz, çalışsa da kendi benliklerinin derinliğine gömdükleri çocuksu düşünce biçimini hatırlamadıkları için bir işe yaramaz. Atılan her adım boşa çabadır. Süreç bir kere değiştirmeye başlamıştır çocuğu. Bazen boğuluyormuş hisseder bazen daha dinginleşir. Ama hep değişmeye devam eder. Hayatın acımasız yüzü hep daha derine bıçak gibi saplanmaya başlar.

Önce aileyle sarsılır ilişkiler, sonra kendi içindeki çocuktan kopar. Özünde ki iyilikleri bir bir yitirirken, bunun müsebbibi her insan sanki kendileri melekmiş gibi yargılarla ve eleştirilerle daha derine işler. Kimse melek değildir ama insanlar iyi rol keser! İçinde ki her kuytudan yara almış çocuk büyümüştür. Ergenliğinde arkadaşları ona yaren olurken, dönem dönem bütün insanlığını kaybedecek kadar kendinden vazgeçer. Aile kavramının sorgulandığı ilk gerçek zaman dilimidir. Bütün bağlar pamuk ipliğidir, kopmak için hazır ve nazır bekler! Çocukluğunda aldığı yaralar üzerine tuz basılmışçasına kendini hatırlatırken, genç çoktan bunu yapmaya gönüllüdür. Aşk acısı, ihanetler; arkadaş kisvesi altında yakın olduğu insanlardan gördüğü her hainlik de yürekte yerini almışken, kendini ait hissetmediği evi, dünyası, ailesi... hepsi bir yalandan ibarettir artık. Giderek uzaklaştığı insanlığı uzaktan ona sesini duyurmaya çalışıyor olsa da, o vicdanını, insanlığıyla aynı sandığa kilitleyip çoktan uzaklaşmıştır. Bir insanı; insanlıktan uzaklaştıran daima toplumda yerini almış diğer insanlardır. Genç yetişkinliğe eriştiğinde artık öfkesine esir, kötü alışkanlıkların bağımlısı her ilişkisine kökten balta vuran psikopat bir bireye dönüşmüştür. Bunda parmağı olan herkes, eserleri olan bu insandan el ayak çekmiş; kıyı köşe kaçmaya başlamıştır. Aynı ortama girmek istemeyecek kadar üstten bakar, ve kendi kefesinde biriktirdiği küstahlıklara gözlerini yumarlar. Hayat, çevremizi oluşturan bizim hayatımızda iyi kötü etkisi olan, uzak bile olsa kelebek etkisiyle ruhumuza dokunan insanların toplamıdır. Bu yüzden bir çocuğun rengarenk bakabildiği hayatı siyaha boyayan, haddi değilken yok eden yine insanlardır! Kıyı köşe kaçtıkları adam birinin canına mal olup adaletin kucağında hesap verirken; en yılışık ve laubali halleriyle “su testisi su yolunda kırıldı!” deyimiyle adaletten uzak olan kendilerini çoktan aklamışlardır.

Ama bir insanın özünde ki iyiliğin celladı olan kimsenin kendini aklayacağı bilinçli bir vicdanı yoktur! Cahil ruhların yok oluşuna sebep olduğu kim bilir kaçıncı insandır bu misalin örneği! Masum bebeğin hazin sonu... ve bu sonun, getirdiği diğer insanların sonu... bu hiç bitmeyecek... ve hiç dinmeyecek bu ruhların ıstırabı...

Masumiyetle şenlensin ruhlarımız... sevgiyle sulansın gönülleriniz...


Sevgiler...

09.05.2022

Selda OZAN KURUÇAY



147 görüntüleme4 yorum
PicsArt_02-20-09.41_edited.jpg